Niçin yazıyorum?



En iyi mücadele yolu yazmaktır. Durmadan, pes etmeden yazmaktır. Bunu bilenler zaten kimsenin okumayacağı yazılar yazarlar. Çoğundan kimsenin haberi bile olmaz. Mesela ben kendimi bildim bileli şiir yazarım. Çok nadiren, dönem dönem, çok yakınımda olan insanlara bir kaç dize okurum. İlk anda yazılmış, taze bir şiiri, ilk dinleyen olarak seçtiğiniz arkadaşınız ne kadar şanslıdır bilemezsiniz. Bence bu değerli bir hediye sayılmalı. Mahremin size açılan bölümü olduğundan dolayı.

İşte ben bu şiirlerimden birini, bir arkadaşıma yıllar önce okurken, bana aniden; “çok güzel, güzel yazıyorsun da, ilerde yayınlatacakmısın, bir yerlere gönderiyormusun” diye sordu. “Yok ben göndermiyorum, gönderemeye de gerek yok zaten” demiştim. Şaşırmış gözlerle bana baktı ve “iyi de madem yayınlanmayacak, peki neden yazıyorsun o zaman” demişti. Doğru ya neden yazıyordum değil mi?

Ona fazla duraksamadan neden yazdığımı söyledim; “günün birinde bir çocuğum olsun, kitaplarımı, eski yazdıklarımı kurcalarken, bakın babam neler yazmış desin. Eğer saklarsa, torunum da şaşkınlıkla okusun...dedem nasıl aşık olmuş desin. Beni hiç görmese de yazdıklarımdan beni bilsin, bana yeter” dedim.

Daha yirmili yaşlardayım, çok açık ki bu sözlerimi planlamamıştım bile. Ağzımdan öylesine bir anda, pervaasızca dökülmüştü... Evet artık ben de biliyordum neden yazdığımı, neden yazarak var olduğumu ve yazarak geleceğe büyük ve kalıcı bir çapa atmak istediğimi. Bu çapayı şimdi öylesine hızlı ve güçlü bir şekilde bulunduğum noktadan ileri atmak istiyorum ki, gün gelip benim ilerlememe izin vermediğinde bu nankör çapa, dönüp huzur içerisinde geçmişime bakabileyim diye...

Gökhan KURTARAN

O odaya yeniden girmek



Yıllar sonra insanın ilk odasına girmesi, hem hücresine hem de ilk özgürlük alanına merhaba demesi, derinden bir titreme ile hasret gidermesi ne tuhaf bir duygudur. Ben o duygular içerisinde açtım kapımı. Bana yarenlik eden, çocukluğumun ve gençliğimin ilk sırdaşı eşyalar, yine aynı güzellikte önümdeydi. Üzerinde hayal alemlerine daldığım, nice yazılar yazdığım, daktilom ile geceler boyunca beyine zarar sesler içerisinde çıkardığım dergilerin ilk tanığı, o basit yazlık, açılır kapanır masa...hemen masamın yanında, babamla birlikte üniversite yıllarımdan eve getirebildiğim külliyatı yerleştirmek için, tahta kalıpları keserek, ölçerek, biçerek daha bir kaç yaz önce hazırladığımız kitaplık...İçerisinde neler neler...o kitaplar ki beni benden almış, beni evrenin bambaşka kısımlarına fırlatmıştır...işte şimdi onlar da aynı sıra ile önümde sıralanmıştı. İlk gözüme çarpanlar, üniversite yıllarımda Taksim’de ki sahaflardan topladığım eski basım Aziz Nesin kitaplarım.

Zihnimin labirentleri içinde, bu eşyaların arasında git gellerimi yaşamış, dünyayı işte bu eşyaların içerisinden anlamlandırmaya çalışmıştım. İşte büyük ağbime 1988 yılında büyük paralar ödeyerek babamın satın aldığı Meydan Laruousse ansiklopedileri. Bir zamanların yegane bilgi kaynağıydı. Evde zaman zaman saatlerce okurdum onda yazanları...adını sanını bilmediğim yazarlar, doktorlar, ressamlar, devlet adamları ve diktatörler benim odamın misafiri olmuştu onlar sayesinde. Devlet adamları ile ilgili kaç defa uzun yazılar okumuş, sonunda rüyamda bazıları ile sohbet edecek kadar kendimi kaptırmıştıım. Çoçukluğumun heyecanı ve tutkuları, yeni memleketleri görme arzum yine bu ansiklopedilerde bir beden kazanmıştı. Lizbon kıyılarından Norveç fiyördlerine uzanan yine ordan Avusturalya’da Gold Coast’a açılan milyonlarca hayalimin, şekillendiği yer...bu oda. Bu oda...ki bana geçmişimden kalan tek hakikatli dost....odam.

Tam ben bu yazıyı yazmayı planlarken, bir de Andrea Maurois'in “İklimler” kitabını okumaya başlamıştım. Phillipe karakterinin ilk sayfada beni karşılayan cümleleri beni bir kez daha edebiyatın ne güçlü bir yoğunluğu ve derinliği olduğuna ikna etti;

“İşte sizden uzakta, çocukluğumu geçirdiğim odadayım. Duvarda, annemin yirmi yıldır, “ilk torunum için” diyerek sakladığı kitaplarla dolu bir raf. Çocuklarım olacak mı? Şu mürekkep lekeleriyle dolu, kalın, kırmızı kitap benim emektar Yunanca sözlüğüm, şu yaldız ciltli kitaplar, okulda kazandığım armağanlar. Size her şeyi söylemek isterdim, Isabelle, o sevecen çocukken alaycı delikanlya, yaralı, mutsuz adama gelinceye dek herşeyi. Her şeyi söylemek isterdim size, saflıkla, doğrulukla, alçakgönüllülükle söylemek isterdim...” (sy.10)

Yaşanan her şey, en yakın tanığınız olan duvarlara sinmiştir. Her karıştırdığınız kitabın arasında ya bir kurutulmuş çicek, ya alınmış bir not, ya da yine kitap arasında sıkıştırılmış bir fotoğraf karşılar sizi. Hem kitaplarınız hem de çervevelenmemiş tüm fotoğraflarınız artık sarımtırak renklerle karşılar sizi. Gördüğünüz yüzler o resimlerde ki eski yüzler değildir. Ne de fotoğraflarda ki eski samimiyet kalmıştır. Elinize eskiden koleksiyonunu yaptığınız, bin türlü telaşla ve heyecanla aldığınız kasetler gelir. Nice yıldır hiç biri dinlenmemiştir. Hele plakları ile karşılaşanlar daha da hüzünlü bir burukluk yaşarlar. İlk sevgilerin, rüyaların, aşkların, hayal kırıklıklarının fon müziğidir onlar.

Yıllar sonra, odan yine aynıdır, ama sen aynı değilsindir. O odanın sahibi, o kapıyı açıp giderken, bir daha hiç bir şeyin aynı olmayacağını bilmeden gider...ve sen yıllar sonra o odaya girdiğinde yine yanlızsındır. Beraberinde sadece hatıralarla yüklü eşyalar, o eşyalardan yükselen fısıltılar kalır. Bir de tamir edilmeyi bekleyen bir ruh bütünü...bir büyük karşılaşma, yüzleşme...

Benim aklımaysa işte tam o vakit, yıllar önce yazdığım dizeler gelir;

...

Gariptir ıssız odalarda dört dönmek
Kitaplardan sayfalar karıştırıp
Düşüncenin girdabında boğulmak
Sonra duyulmasın haykıran düşünceler diye
Bir nebze müziğin sesine sığınmak
Duvarlar ses vermez
Eşyalar büsbütün güler halinize
Siz bir dakika yok olun
Onlar kendi aralarında sizden konuşur
Ne dedikodular döner kim bilir
Çay partileri, bayan eşyaların kadın günleri
Ben katılamam onlara
Yalnızlık işte
Çatı katındaki kırık bacaklı sandalyenin
Tamir edilene kadar beklemesine benzer.
...

Gökhan KURTARAN

Not: Fotoğraf Mimarsinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotograf Bölümü Araştırma Görevlilerinin ortak çalışması olan Oda/O-da Projesinin Sergisi'ne aittir.

Cengiz Aytmatov aramızdan ayrıldı



Tüm edepli karga okuyucularını ve edebiyat severlerın başı sağolsun. Ünlü Kırgız Edebiyatçı Cengiz Aytmatov tedavi gördüğü hastanede, Almanya’nın Nünberg kentinde solunum yetmezliğine bağlı nedenlerden vefat etti.

Aytmatov için sağlığında, 2008 yılı Kırgızistan topraklarında ‘Cengiz Aytmatov’ yılı ilan edilmişti. Sadece Kırgız halkı için değil, tüm dünyadaki okuyucular için kaleme aldığı eserlerle dünyaca haklı bir üne sahip olan Aytmatov’un eserleri bugüne kadar 150’nın üzerinde dile çevrildi.

İlk eserlerini Rusya’nın ünlü Pravda gazetesine veren Aytmatov, 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg'da büyükelçi olarak temsil etti.

Türkiye’de daha çok baş rollerini Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın oynadığı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ın senaryosuna romanı ile kaynak teşkil ettmesi ile tanınan Aytmatov’un önemi eserlerinden bazıları şunlardır;

Zorlu Geçit (1956)
Yüzyüze (Лицом к лицу, 1957)
Cemile (Kırgız Türkçesi Жамийла, Rusça Джамиля, 1958)
İlk Öğretmenim (Первый учитель, 1962)
Dağlar ve Steplerden Masallar (Повести гор и степей, 1963)
Elveda, Gülsarı! (Прощай, Гульсары, 1966)
Beyaz Gemi (Kırgız Türkçesi, Ак кеме : Ak Keme) (RusçaБелый пароход, 1970)
Selvi Boylum Al Yazmalım (1970)
Fuji-Yama (Восхождение на Фудзияму, Fuji Dağının Tepesi 1973)
Gün Olur Asra Bedel ,(Kırgız Türkçesi Кылым карытар бир күн),(Rusça И дольше века длится день, 1980),
Darağacı - Disi kurdun Rüyalari (Плаха, 1988)
Toprak Ana
Dişi Kurdun Rüyaları
Cengiz Han'a Küsen bulut
Çocukluğum
Kırmızı Elma
Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
Gün Olur Asra Bedel


Gökhan KURTARAN

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa